
Özgürlüğün Son Sınavı
Sevgili dostum,
Hayatın bitmek bilmeyen koşturmacası içinde, “Özgürlük nedir?” diye sorsalar, pek çoğumuzun aklına muhtemelen sınırsız bir bütçe, kimseye hesap vermeme lüksü ya da ıssız bir adada yaşamak gelir. Ancak bireysel özgürlüğün ulaştığı nirvana noktası, aslında çok daha sade ve bir o kadar da cesaret isteyen bir eylemde gizlidir: Bir yıl sonrasına uçak bileti alabilmekte ya da o bileti sadece tek yön olarak kesebilmekte.
Bu, dışarıdan bakıldığında sadece bir seyahat planı gibi görünebilir. Oysa psikolojik ve felsefi bir mercekle incelediğimizde, bu basit eylemin altında yatan muazzam bir zihinsel dönüşüm ve varoluşsal bir duruş yatar. Gel, seninle bir dostla kahve içiyormuşçasına samimi, bir gence hayatın sırrını fısıldıyormuşçasına babacan ve bir amfide insan ruhunun derinliklerini inceliyormuşçasına analitik bir dille bu meseleyi masaya yatıralım.
Bir yıl sonrasına bilet almak, modern insanın en büyük korkularından biri olan belirsizlikle barış ilan etmektir. Çoğumuz, yarın ne olacağını bilmeden yaşamanın verdiği kaygıyla başa çıkabilmek için hayatımızı mikroskobik detaylarına kadar planlarız. Ajandalarımız dolar taşar, her anımız kontrol altındadır. Çünkü kontrol, bize sahte bir güvenlik hissi verir. Danimarkalı filozof Søren Kierkegaard, bu durumu “özgürlüğün baş dönmesi” olarak tanımlar. Sınırsız olasılıklar karşısında duyduğumuz o varoluşsal kaygı, bizi kendi kurduğumuz konfor alanlarına ve katı planlara hapseder.

Oysa bir yıl sonrasına bilet alan insan, kontrol illüzyonunu bir kenara bırakmış insandır. O, “Bir yıl sonra nerede olacağım, ne hissedeceğim, maddi durumum ne olacak, sağlığım elverecek mi?” gibi kaygılı soruların esaretinden kurtulmuştur. Bu, psikolojide “belirsizliğe tolerans” olarak adlandırılan ve ruhsal sağlığın en temel göstergelerinden biri kabul edilen muazzam bir yetenektir. Belirsizliğe toleransı düşük olan bireyler, en ufak bir bilinmezliği bir tehdit olarak algılarken; bu yeteneği gelişmiş olanlar, bilinmezliği bir meydan okuma ve keşif alanı olarak görürler.
Belirsizliği kucaklayan bu kişi, hayatın sürprizlerine kollarını açmıştır. Tıpkı psikanalist Erich Fromm’un “Özgürlükten Kaçış” adlı eserinde bahsettiği “pozitif özgürlük” kavramındaki gibi; bu kişi olasılıkların tiranlığından bunalıp otoriteye veya rutinlere sığınmak yerine, kendi varoluşunu spontan bir şekilde gerçekleştirir. Fromm’a göre gerçek özgürlük, dışsal engellerin yokluğu değil, kişinin kendi içsel potansiyelini korkusuzca ifade edebilmesidir. Bir yıl sonrasına bilet almak, yaşama duyulan güvenin en somut beyanıdır.
Tek yön bilet almak ise işi bir adım daha öteye taşımaktır. Dönüş tarihini belirlememek, bir yere ait olma zorunluluğunu, bir takvime sıkışıp kalma mecburiyetini ve güvenli limana dönme telaşını reddetmektir. Bu, varoluşçu filozof Jean-Paul Sartre’ın “özgürlüğe mahkûmiyet” fikrinin ete kemiğe bürünmüş halidir. Sartre, insanın önceden belirlenmiş bir özü olmadığını, kendi özünü kendi seçimleriyle her an yeniden yarattığını söyler. Tek yön bilet alan kişi, her sabah uyandığında o gün ne yapacağını, nerede kalacağını, ne zaman döneceğini (ya da dönmeyeceğini) yeniden seçme özgürlüğünü ve sorumluluğunu eline almıştır.

Bu seviyeye ulaşmış insanların diğerlerine göre hayatta neleri ıskalamadan yaşadıklarına baktığımızda, karşımıza kocaman bir “Şimdi ve Burada” çıkar. Dönüş uçağının stresini, “Tatil bitiyor, işe döneceğim” kaygısını taşımayan bir zihin, bulunduğu yerin kokusunu, tadını, insanlarını tüm hücreleriyle deneyimler. Onlar için hayat, tik atılacak bir yapılacaklar listesi değil, içinde kaybolunacak bir oluş halidir.
Bu varoluşsal özgürlük halini şu benzer metaforlarla daha da derinleştirebiliriz:

Saat takmamak ve alarm kurmamak: Zamanın mekanik tik-taklarına değil, bedenin ve güneşin doğal ritmine göre yaşamak. Acıktığında yemek, uykun geldiğinde uyumak, enerjin olduğunda üretmek. Modern dünyanın icat ettiği o yapay aciliyet hissinden sıyrılıp, kendi içsel saatine akort olmak. Bu, endüstri devriminin bize dayattığı zaman algısına karşı sessiz ve zarif bir isyandır.

Rotasız yürüyüşe çıkmak: Bir hedefe, bir kafeye veya bir turistik mekana ulaşmak için değil; sadece yürümenin, keşfetmenin, kaybolmanın tadını çıkarmak için sokağa adım atmak. Sokakların seni nereye götüreceğine izin vermek, her köşeyi dönmenin bir sürpriz barındırdığını bilerek adımlamak. Hedef odaklı yaşamın getirdiği körlüğü kırıp, yolculuğun kendisini kutsamak.

Beklentisiz sevmek ve dostluk kurmak: Karşındakinden bir şey talep etmeden, onu kendi kalıplarına göre değiştirmeye çalışmadan, “Bana ne faydası dokunur?” diye hesap yapmadan, sadece onun varlığından keyif alarak bağ kurmak. İlişkileri bir yatırım aracı veya bir onaylanma mekanizması olarak değil, iki ruhun karşılıksız kutlaması olarak görmek.
Bu insanlar, hayattaki en büyük maliyetin boşa giden maddi kaynaklar, kaybedilen statüler veya kaçırılan terfiler olmadığını çok iyi bilirler. En büyük maliyet, yaşanmamış hayattır. Avustralyalı hemşire Bronnie Ware’ın, ölüm döşeğindeki insanlarla yaptığı ve tüm dünyada yankı uyandıran çalışmasını internet ortamında bulup okumanızı öneririm.
Tek yön bilet alanlar, saat takmayanlar, beklentisiz sevenler… İşte bu insanlar, ölüm döşeğinde bu acı pişmanlığı yaşamayacak olan o şanslı ve cesur azınlıktır. Onlar, toplumun onlara biçtiği rolleri oynamayı ve kaçırılan yaşamın maliyetini ödemeyi reddeden modern bilgelerdir.
Peki, bu kadar güzel, bu kadar hafifletici ve özgürleştirici olan bu eylemleri neden bu kadar az insan yapabiliyor? Neden çoğumuz için bir yıl sonrasına plan yapmamak, dinginlik ve hesapsızlık bu kadar korkutucu?
Cevap, modern hayatın sinir sistemimizde yaptığı tahribatta ve bizi nasıl koşullandırdığında gizlidir. Modern insan, sürekli bir koşturmaca, stres, rekabet, ekonomik kaygı ve kriz ortamında yaşamaya öylesine alışmıştır ki, sinir sistemi adeta bu kaosa bağımlı hale gelmiştir.

Psikoloji ve travma çalışmalarında bu durum “hipervijilans” (aşırı uyanıklık) olarak bilinir. Sürekli bir tehdit altında (yetişmesi gereken projeler, ödenmesi gereken faturalar, sosyal medya bildirimleri, trafik, ekonomik krizler) yaşayan bir amigdala (beynin tehlike algılayıcısı), alarm durumunu standart ayarı haline getirir. Bu fırtınaya alışmış sinir sistemi, birdenbire huzur, barış ve sakinlik ortamına girdiğinde afallar.
Kaosa ve yüksek adrenaline alışmış bir sinir sistemi için sakinlik, güvenliğin değil, tam aksine fırtına öncesi sessizliğin habercisidir. Beyin sürekli, “Bir sorun olmalı, her şey fazla sakin, kesin kötü bir şey olacak” diye fısıldar. Bu yüzden modern insan, tatile çıktığında bile ilk birkaç gün rahatlayamaz, adeta boşluktan hastalanır ya da kendine dert edecek, kriz çıkaracak yeni şeyler bulur.
İşte tam da bu yüzden, kendi içinde dinginliği bulmuş, olduğu yere sakinlik getiren bir insan modern dünyada paha biçilemez bir hazinedir. O insan, etrafındaki fırtınalı ve tetikte bekleyen sinir sistemlerine “Burada güvendesin, savaşmana ya da kaçmana gerek yok, gardını indirebilirsin” mesajını veren bir deniz feneri gibidir. Onun varlığı, etrafındakilerin de o anın tadını çıkarmasını sağlar. Kendi içindeki kaosu bitirmiş, hesapsız kitapsız yaşamanın erdemine ulaşmış biri, girdiği her odaya, dokunduğu her hayata bir sükûnet, bir ateşkes havası taşır.

Sevgili dostum,
Bir yıl sonrasına bilet almak ya da tek yön uçmak, sadece bir seyahat pratiği değil, hayata karşı asil bir meydan okumadır. Bu, kontrolü bırakmanın zayıflık değil, ulaşılabilecek en büyük güç olduğunu anlamaktır. Hayatla dans etmeyi bilen insanlar için ilk defa gittikleri bir kafede kahve içmek, beklenmedik bir yağmura yakalanmak, tanımadıkları bir şehirde kaybolmak; kısacası ufak sevinçleri büyük tutmak, onlara sunulan en zarif hediyedir.
Modern insan “dönüş” odaklı yaşar. Bir yere giderken hep geri döneceği o güvenli limanı düşünür. Oysa tek yön bilet, bireysel özgürlük dünyasında ulaşılabilecek en yüksek bilinç seviyelerinden biridir. Tek yön bilet aldığında, zamanın ve mekânın doğrusal akışını kırarsın. Nereye varacağın değil, yolda olma halin kutsallaşır. Bunu sadece bir seyahat olarak düşünme. Hayatta da bazı kararlar tek yön olmalıdır. Bir işe girerken, bir aşkı yaşarken ya da bir idealin peşinden koşarken olmazsa dönerim sigortasını cebinde taşımayan insan, hayatın gerçek tadını alan insandır.
Eğer bir gün kendini, ne zaman döneceğini bilmediğin bir yolculuğun eşiğinde, cebinde tek yön bir bilet, kalbinde hafif bir çarpıntı ama yüzünde derin ve huzurlu bir tebessümle bulursan, bil ki o an, hayatı gerçekten yaşadığın andır. Çünkü hayattaki en büyük lüks, ne kadar kendimiz olabildiğimiz ve o anların içinde ne kadar eriyebildiğimizdir.
Bu yazıyı okuduğunda içinde bir şeyler gerildiyse endişe etmene gerek yok. Bu gerilmenin adı umut. Gerilme hala elastikiyet olduğunu gösterir. Ve elastikiyet değişimin hala mümkün olduğunun işaretidir.
Sevgiyle, dinginlikle ve daima özgürce kal…


Hakkımızda
Vizyon Dergisi
Genel Müdür Mesajı
KVKK